Yazı

Lanterne Rouge: Fransa Turu Sonuncuları İçin Farklı Türden Bir Onurlandırma

 

“Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil!”

                                                                                                       Samuel Beckett

 

Paris 1902. Montmarte Bulvarı. Dönemin L’Auto spor gazetesi editörü Henri Desgrange ve genç muhabir Géo Lefèvre, Taverne Zimmer’de yedikleri öğle yemeğinin ardından, bir süre önce Lefèvre’in ortaya attığı Fransa coğrafyasında koşulacak 6 etaplık bir bisiklet yarışı fikrinin detaylarını konuşuyorlardı. Desgrange’ın kafasında organizasyonun ne şekilde altından kalkılacağı, gerekli finansmanın nasıl sağlanacağı ve diğer türlü sorunlar dolaşırken, elbette hayalinde canlanan bambaşka resimler de vardı.

Fransız coğrafyasının etrafında koşulacak bu yarışın henüz bilinmeyen kahramanlarının siluetleri, türlü trajediler, kazalar, mitik/mistik etaplar, L’Auto’nun ilk sayfasında manşetten verilecek yarış haberleri ve kazananların mağrur bakışlı fotoğrafları gibi…

Henri Desgrange (1865 – 1940)

Ancak hiç şüphe yok ki; ikilinin aklında bu yarışın sonuncularına dair herhangi bir tasarruf yoktu. Dahası, geçmişte pist bisikletinde 12 rekora imza atmış, velodrom sahibi bir girişimci, avukat ve yazar olan Henri Desgrange‘ın bulunduğu bir masada kaybetmekten bahsetmek bir yana; yarattıkları tur, sonuncularının bile kaybeden olarak tanımlanamayacağı kadar zorlu ve efsanevi olacaktı. L’Auto ekibinin bu bisiklet yarışını organize etmesindeki asıl amaç gazetenin satışlarını artırmaktı. Bugün Fransızların dünyaca ünlü L’Équipe spor gazetesinin temellerini oluşturan L’Auto, satış rakamlarının düşük oluşundan dolayı sıkıntılı günler geçiriyordu. Géo Lefèvre, bu büyük yarış sayesinde gazetenin satışlarını artırabileceklerini ve ülke çapında iyi bir tanıtım yapabileceklerini düşünüyordu. Henri Desgrange, genç muhabirin ortaya attığı bu fikri, gazetenin kurucularından ve finans sorumlusu Victor Goddet’ye danıştığında aldığı olumlu yanıt sonrası, yarışı hayata geçirmek için gerekli olan çalışmaları yapmaya başladı. Bu yarışı bir hayal olmaktan öteye taşıyarak gerçeğe dönüştüren ve uzun yıllar boyunca organizasyonu daima bir adım ileriye götüren Desgrange, izleyen yıllarda Fransa Bisiklet Turu‘nun babası olarak anılacaktı. L’Auto, 19 Ocak 1903’te yarışı anons etti.

Bisiklet sporunun geçmişinde gazete-yarış ilişkisinin büyük bir yer tuttuğunu kaydetmekte fayda var. Bugün neredeyse 100 yılı devirmiş, asırlık geçmişleriyle bisiklet dünyasının efsanevi yarışları haline gelmiş bu organizasyonların birçoğunun ortak noktası gazetelerin satışlarını artırmak için düzenlenmiş olmalarıdır. Günümüzde, sadece birer bisiklet yarışı olmaktan çok, dünyanın sayılı büyük spor organizasyonlarından olan birkaç yarışın geçmişlerindeki gazete ilişkisini örneklendirebiliriz. Le Tour de France (Fransa Bisiklet Turu) – L’Auto; Giro d’Italia (İtalya Bisiklet Turu) – La Gazzetta dello Sport; La Vuelta a España (İspanya Bisiklet Turu) –Informaciones; De Ronde van Vlaanderen (Flaman Turu) – Sportwereld vs… Buna ek olarak bazı büyük yarışlar, belli renklerle özdeşleşmişlerdir. Fransa Bisiklet Turu’nun rengi sarı, İtalya Bisiklet Turu’nun rengi pembedir. Bu özdeşliğin sebebi ise, bu büyük turların genel klasman şampiyonlarının giydiği mayonun rengidir. Fransızlar için sarı mayo, İtalyanlar için ise pembe mayo liderliğin kutsal simgeleridir adeta. Ve yine, burada da gazete-yarış ilişkisinin etkisini görürüz: Çünkü L’Auto ‘sarı’ sayfalara basılırken, La Gazzetta dello Sport ‘pembe’ sayfalara basılmaktadır. Kısa bir bilgi daha: Fransa Bisiklet Turu kısaca Tour olarak anılırken, İtalya Bisiklet Turu ise Giroolarak anılır…

“Son arzum, Gaston Rivierre’den daha geç bir yaşta ölebilmek!”

                                                                                Arsène Millocheau

Takvimler 01 Temmuz 1903’ü gösterdiğinde, 6 etaptan oluşan ve toplamda 2.428 kilometrenin kat edileceği tarihin ilk Fransa Bisiklet Turu, Paris’in güneyindeki Montgeron’dan start alacaktı. L’Auto, yarışı anons ettiği tarihten itibaren katılımcı olmak için başvuran ve 10 Franklık katılım bedelini ödeyen sporcuların isimlerini belli aralıklarla yayınlıyordu. Yarış başlamadan birkaç hafta önce L’Auto’da yayınlanan son katılımcı listesinde 80 sporcunun ismi yer almıştı. Paris’ten Lyon’a koşulacak 467 kilometre uzunluğundaki ilk etabın sabahında ise, başlangıç çizgisinde 60 sporcu hazır bulunuyordu. Arsène Millocheau, bundan çok uzun yıllar sonra farklı türden bir onurlandırmayla hatırlanacağından habersiz, türlü belirsizlikler ve kafasında onlarca soru işaretiyle -tıpkı diğer yarışçılar gibi- startın verilmesini bekliyordu. Başlangıç çizgisinde beklerken aklından neler geçtiğini kim bilebilir ki? 36 yaşında, hayatını bisiklet tamirciliği yaparak kazanan bu genç adam, pek tabi katılacağı bu yarış sayesinde kazanacağı ün ile birlikte müşterilerini artırabilir ve işlerini daha da iyiye götürebilirdi. Ancak tur boyunca yapacağı harcamalar da pek az olmayacaktı. Nitekim tur organizasyonu yarışçıların ekipman, konaklama ve diğer herhangi giderlerini karşılamıyordu.

Arsène Millocheau (1867 – 1948)

Her yarışçı kendi bütçesiyle bunları aşmak zorundaydı. Ya da yarış süresince dağıtılacak toplam 20 bin Frank’tan kendisine düşecek payı almayı umuyordu. Belki de o sabah Montgeron’da olmasının tek sebebi, birçok gerçek yarışçının genlerinde olan o kazanma arzusuna karşı koyamamasıydı…  Arsène’in, yarışa katılmayı taahhüt eden sporcuların yayınlandığı listede 67. sırada yer aldığını ve son başvuru tarihine sadece birkaç gün kala kayıt yaptırdığını göz önüne alırsak, kafasında turla ilgili soruların bizim tahminimizden daha fazla olduğu sonucuna ulaşabiliriz. Günler günlerin ardından… 60 sporcunun start aldığı bu yarışı, sadece 21 yarışçı tamamlayabildi. Peki ya Arsène? Arsène Millocheau, 6 etaplık bu turun ilk etap finişi olan Lyon’a, etabı birinci sırada tamamlayan Maurice Garin’in yaklaşık 10 saat gerisinde gelmişti. İkinci etapta ise bu fark daha da açılarak yaklaşık 25 saate çıktı ve Arsène sonunculuğa yerleşti. Böyle bir yarışta, liderle aranızdaki fark günlerle ifade ediliyorsa kazanamayacağınızı bilirsiniz! Bunu Arsène de biliyordu. Peki devam etmek? Neden? Hem de; sizin mi onu yoksa onun mu sizi taşıdığı belli olmayan onlarca kilo ağırlığındaki bir bisikletle, sadece gündüzün aydınlığında değil gecenin karanlığında da pedallayarak, başınıza gelecek her türlü mekanik problemi tek başınıza çözmek zorundayken, günlerce süren bu yolculuklarda tüm harcamalarınızı kendi bütçenizden karşılıyorken ve geçtiğiniz taş/toprak zeminli yüzlerce kilometre boyunca uğradığınız küçük yerleşim birimlerinin birçoğunda bisikletin neye benzediği bile bilinmezken… En önemlisi de, sonuncu olma ihtimalinizin yüksekliğini her hücrenizde hissederken! Bunun cevabı sanırım başka yerlerde gizli, biz sıradan fanilerin anlayabileceğinin belki biraz ötesinde! Arsène, yarışı tamamlayabilen 21 yarışçının 21’incisi olarak, lider Maurice Garin’in 64 saat 57 dakika ve 8 saniye gerisinde finiş çizgisini geçtiğinde kendi hikâyesini tamamlamış oluyordu. Ancak, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, tıpkı bugün olduğu gibi, bambaşka hikâyelerin tetikleyicisi oluyordu ölümsüz Arsène… Bu ölümsüz kahraman Fransa Bisiklet Turu’na bir daha katılmadı. Haftalık spor gazetesi Miroir Sprint’te, Arsène Millocheau ile ilgili olarak 1947 yılında yayınlanan bir yazıdaki şu cümleleri öne çıkartmakta fayda var: “Bay Millocheau’nun tüm yaşamı bir bisiklet yarışından farksız. Birkaç ay önce son arzusunun, 1942 yılında 80 yaş ve 4 aylıkken hayatını kaybeden büyük rakibi, yarışçı Gaston Rivierre’den daha geç bir yaşta ölmek olduğunu söyledi.” Arsène, 04 Mayıs 1948’de hayatını kaybettiğinde 81 yaşındaydı ve hala çalışıyordu. Tarihin ilk Fransa Bisiklet Turu’nu son sırada tamamlayan Bay Millocheau, ömrünün bu son yarışında kazanmayı bilmişti.

Fransa Bisiklet Turu, tarihinde ilk kez I. Dünya Savaşı sebebiyle kesintiye uğramış ve 1915-16-17-18 yıllarında savaş şartları yüzünden organize edilememişti. Savaşın son bulmasıyla birlikte, verilen dört yıllık mecburi aradan sonra ilk tur 1919 yılında koşuldu. Henri Desgrange, yarışın başlamasından bir iki gün sonra, L’Auto’daki köşesinde şunları yazıyordu: “Georges Devilly, yeterli miktarda lastik bulamadığı için Fransa Bisiklet Turu’na katılmadı. Çok yazık! Eski lanterne rouge, birçok bisikletçiye cesaretin ne olduğu hakkında önemli dersler verebilirdi.” Desgrange’ın yazısında adını andığı George Devilly, 1909 yılında düzenlenen Fransa Bisiklet Turu’nda sonuncu olmuştu. 150 sporcunun katıldığı 1909 turunu 55 yarışçı bitirebilmişti. George Devilly, tura daha önce de katılmıştı ancak o sene isolé olarak yarışıyordu ve bu da zaten formsuz olan Devilly için bir diğer sıkıntıydı. O yıllarda turda yarışan sporcuların bazılarına Clément, Peugeot ya da Alcyon gibi bisiklet üreticileri sponsor oluyordu. Herhangi bir sponsor desteği olmadan yarışa katılan sporcular ise isolé olarak anılıyorlardı ve tur boyunca seyahat, beslenme, konaklama gibi masraflarını kendileri karşılıyorlardı. Devilly daha önceki yıllarda sponsor desteğiyle yarışmıştı ama formsuz olduğu için 1909 yarışında kendisine bir sponsor desteği sağlayamamıştı. Nitekim turu sonuncu sırada tamamladı. Desgrange, yukarıda bahsi geçen yazısında kullandığılanterne rouge ifadesiyle Devilly’nin sonunculuğuna bir gönderme yapıyor ve bu da lanterne rouge kavramının yazılı basında ilk kullanılışı oluyordu.

Fransa Bisiklet Turu’nun sonuncuları ile simgesel olarak çok da uyumlu olan bu kavramın hikâyesi tren yollarına dayanıyor. Trenlerin ulaşım ve taşımacılıkta yoğun olarak kullanıldığı 20. yüzyıl başlarında, trenin son vagonuna kırmızı uyarıcı lambalar bağlanmaktaydı. Son vagonda sallanan bu fener -ya da kimi zaman yağ lambası- demiryolu işaretçilerine ve diğer görevlilere bu vagonun son vagon olduğunu ve bu vagondan sonra yolun diğer geçişler için müsait olacağını gösteriyordu. Turun eski dönemlerinde, son etaba gelindiğinde, sıralamada sonuncu sırada bulunan bisikletçiye, kimi zaman diğer bisikletçiler, kimi zaman da seyirciler tarafından kırmızı fenerler hediye edilerek son vagona mizahi bir gönderme yapılırdı. Hatta bu kırmızı fenerler, son etap başlamadan önce yarışçının bisikletinin arka tarafına asılırdı. Yarışta resmi olarak herhangi bir anlamı olmayan bu ritüelin, sporcular ve seyircilerin kendi aralarındaki bir şakalaşmadan ibaret olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. 1920’li yıllardan bir fotoğraf da bu ritüelin gerçekliğini destekler niteliktedir.

Pierre Claes (sağda) ve 1927 Tour sonuncusu Jacques Pfister (solda) ellerindeki ince metalden yağ lambası ile sonunculuğu kutluyorlar.

Bu ritüel, günümüzde de bir şekilde devam etmeyi sürdürüyor. Turun uzun yıllardır son etabı olan  Champs-Élysées’ye gelindiğinde lanterne rouge ile fotoğraf çektiren ve kendisinden imza alan birçok sporseveri görebiliyorsunuz. Tur sonrası basında çıkan haberlerde sadece pelotonun önü değil, arkası hakkında da yazılar yazılıyor. Lanterne rouge, Fransa Bisiklet Turu’nda hiçbir zaman yasal bir klasman olmadı ve yine hiçbir turda resmi olarak ödüllendirilmedi. Hatta, Fransa Bisiklet Federasyonu’nun (FFC) turun sonuncularına ödül verilmesini yasaklayan bir kararı bile mevcut. Ancak yarışın tarihine bakıldığında, zaman zaman sponsorlar tarafından bazı ödüller verildiğini görmek mümkün.

Ek olarak, lanterne rouge teriminin Fransa Bisiklet Turu ile ilgili olarak kullanımının daha eskiye dayandığını Henri Desgrange’ın 1919 turunun başlamasının hemen ardından L’Auto’da yazdıklarından anlıyoruz. Desgrange yazısında, George Devilly için lanterne rouge ifadesini kullanmıştı ve onun 1909 turundaki sonunculuğuna atıf yapmıştı. Şöyle ki; eğer Desgrange, 1919 turunun başlangıcında böyle bir ifadeyi kullandıysa, sonunculuk ile ilgili olan bu kavram bir önceki turda mutlaka kullanılmıştır denilebilir. I. Dünya Savaşı yüzünden verilen aradan sonra ilk tur 1919 yılında koşulabilmişti, yani bir önceki tur 1914 yılına rastlıyordu. Desgrange 1919’da bu terimi kullandıysa; pek tabi 1914 yılında da bu terimin varlığından söz edilebilir. Bu ise, lanterne rouge kavramının Fransa Bisiklet Turu’nun ilk on yılında doğduğunu ve yüz yıllık bir geçmişe sahip olduğunu gösterir.

The Last Man in the Tour de France kitabının yazarı Max Leonard, lanterne rouge kavramının Fransa Bisiklet Turu’ndan daha eskiye dayanma şansını zayıf buluyor. Leonard’a göre lanterne rouge tek günlük yarışlarla ilgili olarak kullanılabilecek bir terim değil, mantık olarak bir günden fazla süren etaplı yarışlar için kullanılmış olması gerekir. Çünkü tek günlük yarışlarda sporcular başlangıç çizgisine dizilir, yarış başlar ve tüm yarışçılar var güçleriyle birincilik için mücadele ederler. Her şey oldukça nettir: Finiş çizgisini ilk sırada geçen sporcu birinci, son sırada geçen ise sonuncu olur. Bu sıralamayı değiştirecek herhangi bir ertesi gün yoktur! Her şey oracıkta olur ve biter! Ancak etaplı yarışlarda, bir etap bittiğinde sonuncu sıradaysanız, ertesi gün diğer etaba başlarken de sonuncu sıradasınızdır! Ve lanterne rouge kavramının ortaya çıkışına baktığımızda, sonuncu sıradaki sporcunun bisikletine bir kırmızı fener asıldığını ve sporcunun yarışa bu şekilde devam ettiğini görüyoruz. Bu, o günkü yarış başlamadan önce kimin son sırada olduğunun bilinmesi anlamına gelir ki; o da bizi birden fazla etaptan oluşan yarışlara götürür. Leonard’ın bu tespiti oldukça önemli!

Lanterne rouge, içinde yüzlerce hikâye barındıran bir unvan! Tarihin ilk Fransa Bisiklet Turu sonuncusu Bay Millocheau’dan tutun, 2014 turunun sonuncusu Ji Cheng’e kadar… Fransa Bisiklet Turu ile ilgili olarak söylenen en görkemli cümlelerden biri aklıma geliyor: “Tour hayatın ta kendisidir!” Evet bence de Tour hayatın eşsiz replikalarından biri ve diğer bir gerçek de şu ki; hayatta kazanmaktan daha öte şeyler var! İşte tam bu noktada, tıpkı birçoğumuzun yaşadığımız dünyadaki anti-kahramanlar olduğumuz gerçeği gibi, lanterne rouge kavramının da ne kadar gerçek, ne kadar canlı ve ne denli dramatik olduğunu kavrayabiliyorsunuz. Arsène’in hikâyesi ne kadar eşsiz ise, I. Dünya Savaşı’ndan sonra milyonlarca insanın yıkılmış umutları arasında, 1919’da turu tamamlamayı başaran 10 yarışçıdan biri olan Jules Nempon’un da hikâyesi -sonuncu da olsa- bir o kadar paha biçilemez! Ya da unutulmaz 1947 turundan Pietro Tarchini! Veya 1951 turu sonuncusu Abdel-Kader Zaaf’ın hikâyesi: Yarış sırasında bir seyircinin kendisine uzattığı şişedeki içeceği tükettikten sonra başına gelenler hep anlatılan öykülerden biridir. Var gücüyle içeceği yudumlayan Zaaf, bir süre sonra yaptığı kazalar ve hatta ters yöne yarışmaya çalışması gibi türlü problemler sonrasında, kendisine ikram edilen içeceğin alkollü olduğunu ve bu yüzden çarpıldığını söyler. Zaaf bir Müslüman olarak alkol tüketmemektedir. Ancak bu hikâye o kadar popülerleşir ki, Zaaf çeşitli tonik reklamlarına bile boy gösterir.

“Yarışçılar finişi geçtikten sonra kameralarınızı indirmeyin! Sizi eğlendirecek bir şey yapacağım.”

                                                                                                                             Gerhard Schönbacher

1979’da Bernard Hinault ve 1980’de Joop Zoetemelk efsanevi yarışlar koşarak sarı mayo sahibi olurlarken,pelotonun arka sıralarında Gerhard Schönbacher tarafından farklı bir tarih yazılıyordu: Üst üste iki sene lanterne rouge olmayı başaran (!) Avusturyalı Schönbacher, sponsorların baş rolü oynadıkları bir hikâyenin kurnaz figüranlarından biri oluyordu. Sponsorlar için, bisiklet sporunun en etkili sac ayaklarından biri demek pek yanlış olmaz. Geçmişten günümüze bu sporun her döneminde maddi anlamda en büyük katkıyı sağlayanlar daima sponsorlar olmuşlardır. Nitekim bisiklette takım isimleri bile büyük oranda sponsor firmaların isimleriyle oluşmuştur. Belki bir futbolsevere bu garip gelebilir ancak bisiklette büyük stat gelirleri, yayıncı kuruluş kazançları vs pek yoktur. Bunun gibi bazı sebeplerden dolayı sponsor firmalar bu sporda ön planda yer almış ve birçok konuda söz sahibi olmuşlardır.  Bu durum takımlara ve sporculara birçok avantaj sağladığı gibi, destekçi firmaların onlardan beklentilerini de artırmıştır. Pelotonda, kazanma baskısının yanında, sponsor firmaların istediği görünürlük şartlarını sağlamak için de ayrıca bir stres yaşandığı oldukça aşikâr! Çünkü podyumda ne kadar çok yer alırsanız, ya da kaçış gruplarında ne kadar uzun süre kalabilirseniz, size destek olan firmaların isimlerini de o kadar çok görünür kılarsınız ve aldığınız maddi desteğin karşılığını vermiş olursunuz. Aslında çok basit ve adil bir anlaşma bu! 1979’da Gerhard Schönbacher’ın yaptığı da işte tam olarak buydu: Anlaşmaya sadık kalmak! Turun ortalarına gelindiğinde, ekip sohbetlerinin birinde sponsorlar Schönbacher’a her şeyin yolunda gittiğinden ancak yazılı ve görsel basında yeteri kadar yer almadığından bahsettiklerinde, yanlarında bulunan Belçikalı bir gazeteci Schönbacher’a ilginç bir öneride bulunur: “Neden her gün sonuncu gelmeyi denemiyorsun? Basın daima kazananları göstermekten yoruldu, artık onların da farklı hikâyelere ihtiyaçları var! Ayrıca bu da sponsorlar için iyi bir tanıtım olabilir. Eğer en önde olamıyorsan, arkada olmayı deneyebilirsin!” Bu ilginç ve bir o kadar da yaratıcı tavsiye hem sponsorların hem de Schönbacher’ın aklına yatmış olacak ki; Schönbacher izleyen etaplarda sonuncu gelmeye başlar. Belçikalı gazeteci Schönbacher’ın hikâyesini basında işlemeye başlar ve işin rengi biraz değişir. Birçok basın mensubu Gerhard’a aynı soruyu sormaya başlamıştır: “Gerçekten sonuncu olmak istediğin doğru mu?” Schönbacher’ın yanıtı ise gayet basit ve anlaşılırdır: “Evet! Sonuncu olmak istiyorum.”

Sponsorlar bu durumdan oldukça mutluydu çünkü basının Schönbacher’a gösterdiği ilgiyle birlikte onların da markaları ve logoları istedikleri ölçüde görünür olmuştu. Öte yandan Gerhard, etaplarda ilk 100 km. boyunca tüm görevlerini yerine getiriyor, takımına gerekli desteği veriyor ve son kilometrelerde zaman barajına takılmamak için ince hesaplar yaparak sonunculuğa yerleşiyordu. Bazı etaplarda onun bu ince hesaplarını bozmak isteyen rakip takımlar birer sporcularını onun yanına yolluyorlardı ve belki de bu bile sponsorlar istediği için yapılan bir hamleydi. Çünkü Schönbacher’ın görünürlüğü oldukça artmıştı ve diğer sponsorlar da bundan payını almak istiyordu. 1979 yılını tanımlayan bir diğer ifade de yarış içinde yarış! Efsanevi yarışçı Bernard Hinault ve rakiplerisarı mayo için inanılmaz bir mücadele verirken, arka sıralarda ise bir önceki senenin sonuncusu Philippe Tesnière ile Gerhard Schönbacher lanterne rouge olabilmek için yarışıyorlardı. Biri tuvalet ihtiyacını karşılamak için durduğunda diğeri de duruyordu. Son etaba gelindiğinde Schönbacher sonuncu olmayı garantilemişti…

Schönbacher, son etabın sabahında gazetecilere “Yarışçılar finişi geçtikten sonra kameralarınızı indirmeyin! Sizi eğlendirecek bir şey yapacağım.” der. Etap sonunda ise tüm yarışçılar finişi geçtikten sonra finiş çizgisine 100 metre kala bisikletinden iner ve yürümeye başlar. Bitiş çizgisini onlarca gazeteciyle birlikte yürüyerek geçtikten sonra finiş çizgisini öper ve “Tanrıya şükür bunu başarabildim!” diyerek basının ilgi odağı olur. Görüntüleri dünyanın birçok bölgesinde yazılı ve görsel basında yer bulur. Bu durum, sponsorların memnuniyetini artırdığı kadar, yarış organizatörlerinin keyfini kaçırmıştı. Onlar, Fransa Bisiklet Turu’nun kahramanlık öyküleriyle dolu ve herkesin üst sıralar için mücadele ettiği bir yarış olmasını istiyorlardı. Nitekim dönemin organizatörlerinden Félix Lévitan, 1979’da yaşanan bu olaya karşı “Artık kimse sonunculuk için yarışamayacak!” diyerek 1980 yarışına yeni bir kural getiriyordu. Bu yeni kurala göre her etap sonunda, günü son sırada tamamlayan bisikletçi yarış dışı kalacaktı. Lévitan’ın getirdiği bu eliminasyon sistemi fazlaca tepki aldıysa da uygulamadan vazgeçilmedi. 80’lere gelindiğinde, Tour artık dünya çapında en çok takip edilen spor organizasyonlarından biriydi. İnsanlar Tour ile ilgili her hikâyeye sahip çıkıyorlardı. Artık lanterne rouge da bu yarışın özel hikâyelerinden biriydi. Kavramın popülerliği artıyordu: Lanterne Rouge Cycling Club isimli bir bisiklet takımı, yine Lanterne Rouge Cocktail adında bir içecek ve Pireneler’de yer alan Lanterne Rouge Travel Company adlı seyahat acentesi bu durumun birkaç kanıtıydı… 1980’de getirilen katı eliminasyon sistemine rağmen, Schönbacher kılı kırk yaran hesapları sayesinde diskalifiye olmadan yarışı son sırada bitirmiş ve yine lanterne rouge olmuştu. Tüm bu uğraşının ardında sponsorların da büyük payı olmasına rağmen, 1980 yarışının ardından takımı ona ücretini ödemedi ve talihsiz Schönbacher takımdan ayrıldığını açıkladı. Schönbacher’ın sahip olduğu ünü, tüm kariyeri içinde sadece bu iki seneye bağlamak pek de yanlış olmaz. Emekliliğinden sonra bile 1979 ve 1980’de yaşadığı bu olayların popülaritesi tazeliğini korudu. 1979’daki son 100 metrelik yürüyüşünde ona eşlik eden gazetecilerden biri olan Hollandalı gazeteci Robert Janssens, o unutulmaz finişin 25’inci yılında kendisiyle tekrar Champs-Élysées’ye çıktı ve Tour tarihinin unutulmaz garipliklerinden biri olan yürüyüşü, aynı yol üzerinde birlikte tekrarladılar. Gerhard, tıpkı 25 yıl önce yaptığı gibi, finiş çizgisini öpmeyi unutmadı…

1979 Yılının birincisi Bernard Hinault (solda) ve sonuncusu Gerhard Schönbacher (sağda) ellerinde lanterne rouge ile…

“Eğer yarış sonuncularına herhangi bir ödül vermeyi taahhüt ederseniz; beklenen savaş önde değil arkada gerçekleşir.”

                                                                                                                   Jean-François Pescheux

Kendisi de eski bir bisiklet yarışçısı olan, emekli olduktan sonra ise, 1982’den itibaren Fransa Bisiklet Turu organizasyonu için çalışan ve 2005-13 yılları arasında Fransa Bisiklet Turu direktörlüğü görevini üstlenen, birçok unutulmaz Tour parkurunu tasarlayan, tabiri caizse eski kurt Jean-François Pescheux, lanterne rouge kavramına fazladan bir anlam yüklemeyen büyük isimlerden! Kendisine sorulan bir soru üzerine verdiği cevapta da, bu kavrama olan bakışını oldukça net bir şekilde özetliyor: “Geçmişte, lanterne rouge çok sembolik bir kavramdı; son etaba gelindiğinde, yarışın sonuncusunun bisikletine takım arkadaşları, rakipleri ya da seyirciler tarafından kırmızı fenerler veya benzeri şeyler asılırdı. Ama tüm bunlar gözden kayboldu, artık böyle şeyler görmüyoruz. Bu sene yarışta sonuncu gelen sporcunun ismini bile hatırlamıyorum. Yarışı son sırada tamamlayarak lanterne rouge olmanın bir onur olarak görüldüğü yılları geride bıraktık. Artık sporcular turu son sırada tamamladım demiyorlar; 135. sırada bitirdim diyorlar.” Pescheux’nün sonunculuğa dair ilgisiz tavırları bir yana, bisiklet sporunun tarihinde belli dönemlerde sonunculuğun da resmi bir klasman olarak kabul edildiğini görüyoruz. İspanya Bisiklet Turu’nun 1937 edisyonunda sonuncu sıradaki bisikletçiye kırmızı mayo giydirilmişti. İtalya Bisiklet Turu’nda ise benzer bir uygulama 1946 ve 1951 yılları arasında yapılmış ve sonuncu sıradaki bisikletçilersiyah mayo  ile yarışmışlardı. Ufak bir bilgi daha: Bugün sektörün en önde gelen markalarından Pinarello’nun kurucusu Giovanni Pinarello 1951 yılında koşulan İtalya Bisiklet Turu’nda sonuncu gelmiş ve siyah mayo sahibi olmuştu.

Jean François Pescheux

“Ayakta kalabilmek için doping yaptım… ama çok şey kaybettim!”

                                                                                       Philippe Gaumont

Bisiklet sporunda, belki diğer hiçbir spor dalında olmadığı kadar gereksinim duyulan şey dayanıklılıktır! Koşulan etaplar çoğu zaman insan gücünün ve dayanıklılığının sınırlarını zorlayan cinstendir. Yarış esnasında bazen altı, bazen yedi saat boyunca aralıksız bir şekilde efor sarf edersiniz!

Philippe Gaumont (1973 – 2003)

Büyük turlarda ise bu performansı üç hafta boyunca yalnızca bir iki gün dinlenerek sergilemek zorundasınızdır. Ve bu bile tek başına yeterli olmaz. Baş etmeniz gereken türlü olumsuzluklar ve zorluklar daima işin içindedir. Böyle bir sporda da, tarihi boyunca kaçınılmaz olarak doping vakaları hep var olmuştur. Yarışçılar, kendilerinden beklenen insanüstü eforu sergileyebilmek adına, zaman zaman performans artırıcı ilaçlara başvurmuşlardır. Zaten bisiklet sporu, yaşanan onlarca skandaldan sonra doping ile anılır hale gelmiştir. Ancak, 1997 yılında Philippe Gaumont’un yaşadıkları, dopingin her zaman performans artırmadığını göstermesi bakımından paylaşılmaya değer! Gaumont, 1997 turuna gelmeden kısa bir süre önce Belçika’nın ünlü klasiklerinden Gent Wevelgem‘i kazanmıştı. Aynı sene katıldığıCofidis takımının kendisinden beklentisi büyüktü. Philippe Gaumont bir doping bağımlısıydı ve kazandığı tüm yarışlarda elde ettiği başarıları ilaçlara borçluydu. İlerleyen yıllarda, basına verdiği röportajlarda ve yazdığıPrisoner of Doping adlı kitapta kariyeri boyunca dopingle olan ilişkisini oldukça detaylı bir şekilde anlatan Philippe Gaumont, o sene Tour’da hiçbir varlık gösteremiyordu. Hatta Cofidis‘ten bir takım arkadaşının önerisiyle dopingin dozunu iki katına çıkartmasına rağmen yarışta hiçbir varlık gösteremiyordu. EPO, büyüme hormonu, amfetamin… Unutulmaması gereken bir gerçek var ki; o da dopingin sizi her zaman olumlu etkilemeyeceğidir. Gaumont’un da başına gelen buydu, kullandığı ilaçlar performansını artırmak yerine düşürüyordu. Yarışın son haftasına girildiğinde Cofidis takımının sportif direktörü Cyrille Guimard, sponsorlarını memnun edebilmek adına Gaumont’a sonunculuk için yarışmasını söyledi. Bunun üzerine Philippe Gaumont, kalan günlerde sonunculuğa yerleşebilmek için elinden geleni yaptı. Hatta bazı etaplardaki yavaş sürüşünün dikkat çekmemesi için hasta numarası bile yaptı. Tour sona erdiğinde Philippe sonuncu sıradaydı ve takım sponsorları da bu durumdan oldukça memnundu. Aslında bir lanterne rouge olarak Philippe’in hikâyesi oldukça tatsız. Çünkü ilerleyen yıllarda bu yakışıklı Fransız, erken bir yaşta, muhtemelen kariyeri boyunca kullandığı ilaçların da etkisiyle kalp krizine yenik düşüyordu. Dopingle bu kadar içli dışlı bir hayatın ardından, tıpkı Marco Pantani, José María Jiménez veya Frank Vandenbroucke gibi, kayıp neslin bir diğer bisikletçisi de esrarengiz bir şekilde hayata gözlerini yumuyordu…

“Yarışı kazanmayı hiç denemeden 25. olmaktansa, atak üstüne atak yaparak paramparça ve bitik bir halde sonuncu olmayı tercih ederim!”

                                                                                                                          Jacky Durand

1999 Fransa Bisiklet Turu sonuncusu Jacky Durand, “İlk yarışımı koştuğumda 14 yaşındaydım. Yarışın toplam uzunluğu 25 kilometreydi ve ben start verildiği an atak yaptım.” diyor. Öyle bir yarışçı düşünün ki; ismi atak ile özdeşleşmiş olsun! İşte Durand o özel yarışçılardan biri.  Kariyerinde Fransa Bisiklet Turu etap galibiyetleri olan, bisiklet tarihinin en büyük klasiklerinden Ronde Van Vlaanderen’i 1992 yılında kazanmış, yine Tour’da iki kezkombativite ödülü sahibi, uzun kaçışların uzmanı bir bisikletçiden bahsediyoruz. Yol bisikleti yarışlarında seyircileri en çok heyecanlandıran şeylerden biri de sporcuların atak yaptığı anlardır. Bu yüzden, atak yaparak uzun kaçışları gerçekleştirebilen sporcular izleyenlerin gözünde daima başka bir yere sahip olurlar.

Jacky Durand

Katıldığı her yarışta var olan tüm enerjisini sonuna kadar tüketen Durand, 1999 Fransa Bisiklet Turu’nda efsanevi bir yarış sergilemiş ve henüz ikinci etapta Mapei takım aracının bacağını ezmesine rağmen yarışı bırakmayarak üç hafta boyunca mücadelesini sürdürmüştü. Jacky, üç haftalık bu yarışı hep son sıralarda götürmesine rağmen elinden geldiğince terk etmemeye çalışmıştı. 1999’da gösterdiği bu mücadele ile birlikte kombativite ödülüne layık görülen Durand, lanterne rouge tarihine de ilginç bir katkı yapmıştı: Tour sonunda kombativite ödülünü almak üzere podyuma çıktığında, aynı zamanda bir lanterne rouge da podyuma çıkmış oluyordu. Ve ironik olarak, Fransa Bisiklet Turu’nun galibi ile sonuncusu aynı kürsüde boy göstermiş oluyordu. Jacky Durand podyumdayken hala bandajlıydı. Söylemiş olduğu şu sözlerle de neden son ana kadar zorladığını açıklıyordu: “Yarışı kazanmayı hiç denemeden 25. olmaktansa, atak üstüne atak yaparak paramparça ve bitik bir halde sonuncu olmayı tercih ederim!” Ancak hayatın kendisinde nasıl ironiler ve nasıl çelişkiler varsa, bu Tour‘da da vardı: Bu unutulmaz yarışçı, 2002 Fransa Bisiklet Turu’nda bir tırmanış esnasında takım aracına tutunurken yakalandığı için diskalifiye edildi…

“Armstrong ve diğer doping bağımlıları arasında doping yapmadan yarış koştum ve sonuncu oldum. Bundan gurur duyuyorum!”

                                                                                                                                  Jimmy Casper

Fransa Bisiklet Turu’nu sonuncu sırada bitiren sporcularla ilgili bir ayrıntıyı tartışmakta fayda var. Eğer bu yarışı daha önce izlediyseniz ya da bir gün izleyecek olursanız göreceksiniz ki, üç haftalık yarış boyunca neredeyse her gün bazı sporcular türlü sebeplerle yarıştan ayrılırlar. Kimisi hastalık, yaralanma, sakatlık ve benzeri sebeplerden ötürü çekilirken, kimisi de gerekli dayanıklılığı ve performansı sergileyemediği için abandone olur. Max Leonard

Jimmy Casper

yarıştan çekilmek ile abandone olmak arasındaki farkın sadece semantikten ibaret olmadığını söylüyor: “Bu iki kelime arasındaki ayrım; vazgeçen ile sonuna kadar savaşan kişi arasındaki kritik zihniyet farkını ortaya koyar!” Buradan çıkan en önemli sonuç şu ki; lanterne rouge daima sonuna kadar savaşmış olandır! Son kilometreye kadar, belki de son nefesine kadar… Tıpkı Jimmy Casper gibi… Doksanların sonunda başlayan civciv sarısı saç modasını pelotona taşıyan yarışçılardan Jimmy Casper 2001 ve 2004 yıllarında lanterne rouge olduktan sonra, basına verdiği bir demeçte konuya bambaşka bir açıdan yaklaşmıştı. Kurduğu cümleler bugün bile oldukça sık anılan ifadeler: “Sonuncu olduğum her Fransa Bisiklet Turu’nda yarış bittiğinde Lance Armstrong’un 5 saat gerisindeydim. Bu da demek oluyor ki her yarışta ondan bir etap daha fazla sürdüm!” Casper bunları söylerken şaka mı yapıyordu bilinmez ama kurduğu cümlelerin yaratıcılığına diyecek bir şey yok! Bu da tour hikâyelerinden sadece biri işte… Gerçekten, turda son sıralarda olmak garip bir şey olsa gerek. Öyle ki; 21 etap boyunca yarışıp bir kere bile sarı mayo sahibi bisikletçiyi göremeyebilirsiniz. Çünkü onlar her zaman ön saflarda yer alırlar ve birincilik mücadelesi verirler. 2002 Tour sonuncusu Bask Igor Flores “Ben hiçbir etapta Lance Armstrong’u ve takımı Postal Team’i görmedim. Onları yalnızca startlarda görüyordum.” demişti. Flores ve kardeşi, 2013 yılında kapanan o unutulmaz Bask takımı Euskaltel Euskadi’nin yarışçılarındandı. Fransa Bisiklet Turu’nu takip edenler, günümüzde en büyük özlemlerden birinin de turdaki Bask köşesi olduğunu bilirler. Tour Pireneler’den geçerken,Euskaltel Euskadi takımını izlemeye gelen yüzlerce Bask ve baştan aşağı turunculara bürünmüş bir taraftar topluluğu! Ve onların sporcularına verdiği destekler, yaptıkları tezahüratlar ve attıkları çığlıklar… Gerçekten muhteşemlerdi. Floresler ile ilgili özel bir ayrıntı da şu ki, Tour tarihi boyunca lanterne rouge olmuş başka iki kardeş yok! Igor 2002’de sonuncu olurken, kardeşi Iker ise 2005’te sonuncu olmuştu. Igor ve Iker Flores kardeşler bu alanda tekler; iki kardeş, iki lanterne rouge… Igor’un sonuncu olması biraz kendi isteğiyle olmuş olsa da, kardeşi Iker’in sonunculuğunda hepatite yakalanmasının payı büyüktü.

“Bisikletteki başarılarımdan bir tanesi de Fransa Bisiklet Turu’nda sonuncu olmak! Birisi benim adımı duyduğunda ‘Ah evet! O Fransa Bisiklet Turu’nun sonuncusu!’ diyor. Sanırım tüm bisiklet kariyerimdeki en önemli şey bu!”

                                                                                                                                          Wim Vansevenant

İlginçtir; yol bisikletinde tüm yarışçılar kazanmaya oynamazlar. Büyük turları izlerken pelotonda gördüğünüz sporcuların birçoğu kariyerleri boyunca hiçbir yarış kazanmadan emekli olurlar. Bazılarının mesleğikazanmamaktır adeta. Bunda yol bisikletinin bir takım sporu olmasının etkisi büyüktür. Fransa Bisiklet Turu gibi büyük turlarda izlediğiniz takımlar yaklaşık dokuz sporcudan oluşurlar ve genelde sadece bir sporcu için çalışırlar: Takım lideri! Geriye kalan yarışçıların birçoğu domestique olarak adlandırılır ve liderlerinin kazanması için her türlü yardımı ona gösterirler. Onu rüzgardan korumak için önünde siper olurlar, tırmanış etaplarında son güçlerine kadar lideri zirveye çekerler, onu her türlü kazadan ve beladan uzak tutmak için pelotonun en güvenli bölümünde yer kapmaya çalışırlar, yarış boyunca onun beslenmesi için gerekli yiyecek ve içecekleri sağlarlar, lider ihtiyaç molası verdiğinde onunla birlikte durur ve liderin ana gruba tekrar katılması için onu taşırlar, herhangi bir mekanik problemde kendi bisikletlerini bile liderlerinin hizmetine sunarlar… Tour gibi büyük yarışlar dikkate alındığında, tüm enerjilerini liderleri için harcayan bu sporcuların, genel klasmanın son sıralarında yer almaları da gayet doğal! Yakın tarihin büyük domestiklerinden biri de, aynı zamanda üç kere lanterne rouge olarak bu alanda rekoru elinde bulunduran Wim Vansevenant! 2006, 2007 ve 2008 yıllarında Fransa Bisiklet Turu sonuncusu olan Belçikalı, tüm kariyeri boyunca yalnızca bir kez, 1996 Tour du Vaucluse  yarışında etap birinciliğine ulaşabildi. Vansevenant, her ne kadar kazanmamaya oynasa da, birçok büyük isme verdiği destekle onların başarılarında önemli bir pay sahibi oldu. Emekli olduktan sonra çiftçilik yaparak hayatını kazanmaya devam eden Wim, Fransa Bisiklet Turu’nda elde ettiği sonunculuklarla ilgili kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta, sahip olduğu özel kariyeri oldukça naif bir şekilde özetliyordu: “Bisikletteki başarılarımdan birisi de Fransa Bisiklet Turu’nda sonuncu olmak! Birisi benim adımı duyduğunda ‘Ah evet! O Fransa Bisiklet Turu’nun sonuncusu!’ diyor. Sanırım tüm bisiklet kariyerimdeki en önemli şey bu!

Wim Vansevenant

“Ailem ve dostlarım benim neden lanterne rouge olduğumu anlıyorlar. Eğer anlamayan varsa da problem değil.”

                                                                                                                                         Ji Cheng

2014 yılında Tour tarihinde ilk kez Çinli bir sporcu yarışa dahil oluyordu: Ji Cheng. 2006 yılında Shimano firmasının bir programı ile Avrupa’ya gelme şansı bulan bu genç yarışçı, aradan geçen sekiz yılın ardından bisiklet sporunun en prestijli yarışında boy gösteriyordu. Üstelik sadece Tour‘da değil, 2012’de Vuelta ve 2013’te deGiro‘da ilk yarışan Çinli sporcu olmuştu. Cheng, spor hayatına koşucu olarak başlamıştı. Kış aylarında yaşadığı bölgedeki bir velodromda bisiklet ile kondisyon çalışmaları yapıyordu. Zamanla bisiklete yönelen Cheng, gösterdiği gayret ile birlikte Avrupa’ya gitme şansını yakaladı.

Ji Cheng

Dünyanın geri kalanının aksine Avrupa’dan baktığınız zaman bisiklet; romantik ve içinde binlerce ritüel biriktirmiş bir spor. Ve dünyanın başka coğrafyalarından bu kıtaya geldiğiniz zaman, konu eğer bisiklet ise, ciddi bir adaptasyon sürecine ihtiyaç duyuyorsunuz. Çin’de bir sene içinde iki yol yarışına katılan Cheng, Avrupa’da yılda ortalama 45 yarışa katılıyordu. Ayrıca kendi ülkesindeki yarışlar geniş caddelerde ve düzgün asfalt zeminlerde yapılırken; Avrupa’daki yarışlar bir sürü virajın olduğu daracık yollarda ve kimi zaman arnavut kaldırımlı zeminlerde yapılıyordu. Cheng’in ilk sorduğu sorulardan biri de “Güzel yollar ve pürüzsüz zeminler dururken neden arnavut kaldırımlı yollarda yarışıyorsunuz?” olmuştu. Ancak Avrupa için bisiklet biraz da tarih demek! Ve bu yüzden kıtadaki bisiklet yarışlarına baktığınızda hepsinin buram buram tarih koktuğunu görüyorsunuz. Yüz yıl önce hangi yollarda yapıldıysa yine aynı yolların kullanıldığı yarışlar izleyebiliyorsunuz. Cheng, işte tam bu noktada biraz uyum sorunu yaşadıysa da, yıllar içinde iyi bir yarışçıya evrildi ve 2007’de Avrupa’da katıldığı ilk yarışından yaklaşık yedi sene sonra takımının Fransa Bisiklet Turu kadrosunda yer aldı. Yarış sona erdiğinde Avrupa’nın başka bir ritüelini daha öğrenmiş oluyordu: Tour sonuncularının herkesin gözünde apayrı bir yeri olduğunu ve bundan sonra lanterne rouge olarak anılacağını… Dünyanın diğer ucundaki topraklarda bambaşka bir kültürle büyüyüp Avrupa’da türlü mücadelelerle başa çıkan Cheng, kurduğu cümlelerle de uzak doğunun naifliğini Fransız coğrafyasına taşıyordu: “Ailem ve dostlarım benim neden lanterne rouge olduğumu anlıyorlar. Eğer anlamayan varsa da problem değil.”

L’Étape du Tour

Issoire – Saint Flour

Takvimler 2011 yılını gösterdiğinde, sonlanması 2013 yılını bulacak bambaşka türden bir lanterne rouge hikâyesi yazılıyordu. Yine Fransa topraklarında, ama bu sefer profesyonel bisiklet dünyasından çok çok uzakta, yaklaşık dört bin amatörün ve binlerce hayalin içinde yer aldığı bir hikâye… The Last Man in the Tour de France kitabının yazarı Max Leonard’ın L’Étape du Tour ile imtihanı! L’Étape du Tour, amatör bisikletçilerin Fransa Bisiklet Turu’nda yer alan bir etabın aynısında yarışabilmesini sağlayan bir organizasyon! 2011 yılında seçilen etap ise,Issoire – Saint Flour etabı! 208 kilometrelik bu etapta yarışabilmek için 6.500 amatör bisikletçi kayıt yaptırmış ve bunlardan 4.056’sı yarış günü start almıştı. Henüz yarış gününün sabahında başlayan yağmur ve soğuk, çok zorlu geçecek bir mücadelenin sinyallerini veriyordu. Bu tip yarışlara katılan amatör bisikletçilerin ve sporseverlerin en büyük amacı, profesyonel yarışçıların nasıl bir şeyle başa çıktıklarını kavrayabilmek, onların ne tür fiziksel ve psikolojik bir zorluğa karşı koyduğunu hissedebilmek ve belki de kendi içlerindeki mücadele dürtüsünü az da olsa dizginleyebilmektir. Böyle bir yarışa katıldığınızda, televizyonun karşısına geçip izlediğiniz o bisikletçilerin nasıl da imkansıza yakın mental ve fiziksel performanslar sergilediğini anlarsınız. Filozof Peter Sloterdijk’in verdiği bir röportajda söylediği gibi, bu adamların marifeti, biz sıradan fanilerin anlayabileceğinin çok daha ötesinde. Max Leonard, yağmur altında başlayan bu yarışta, tam da biz sıradan faniler gibi, 2 derecelik soğuk ve yağış altında, vücudundaki laktik asitin verdiği acı, soğuktan uyuşan elleri, artık onu çekmeyen bacakları yüzünden ve henüz böyle zorluklara karşı koyabilecek derecede mental bir dayanıklılığa sahip olmadığı için ilk beslenme bölgesinde yarışı bırakmıştı. Yarış sonrasında defterine düştüğü ilk not şuydu: “Profesyonel bisikletçilerin performansı hayal edilebilir bir performans değil!” Evet! Çünkü onlar bunu yapamazlar, istedikleri anda yarışı terk edemezler, soğuk ya da yağışlı bir hava gördüklerinde burun kıvırma şansları yoktur, biz sıradan fanilerin koşamadığı 208 kilometrelik etap bir yana, onlar aynı etapları üç hafta boyunca koşarlar, kimi zaman vücutlarında onlarca yara bere ve bandajlarla, katlandıkları psikolojik baskı tırmandıkları dağlık etapların yüzlerce misli ağırlığında da olsa, ya da dünyanın geri kalanı onlara olan inancını tümüyle kaybetmiş olsa da! Onlar bitirmek zorundadırlar, yarım bırakmak ya da vazgeçmek değil… Eğer bir lanterne rouge olarak anılıyorsanız, tüm o insanüstü çabayı siz de sonuna kadar sarf etmişsiniz demektir! Bu da sizi tüm o karmaşanın içinde apayrı bir yere koymaya yeter de artar! Hikâyenin devamı, tam da bisiklet sporunun kendisi gibi, biraz romantik ve biraz epik… Max Leonard, 2011L’Étape du Tour‘da tamamlayamadığı 208 kilometrelik Issoire – Saint Flour etabını, beslenme bölgesinde yarışı terk ettiği günden yaklaşık olarak iki yıl sonra, biraz da geçmişteki tüm lanterne rougeları onurlandırırcasına, vazgeçmeden tamamlamayı başardı. Leonard’ın iki yıl gecikmeli de olsa tamamladığı L’Étape du Tour yarışına katılan 4.056 amatör bisikletçi arasından, yarışı tamamlayanların sayısı 1.982 idi. Leonard ise, yarış gününden tam 1 yıl 333 gün sonra o ölümcül 208 kilometreyi tamamlıyor ve kendini 1.983’üncü sıraya yazdırıyordu. O da birlanterne rouge mu yoksa sadece sıradan bir sonuncu mu? Karar sizin!

 

Sevgiler…

Ali Sinan Deniz

 


 

KAYNAKÇA

AUGENDRE, Jacques“Le Tour de France Guide Historique” < http://netstorage.lequipe.fr/ASO/cyclisme/le-tour/2015/histoire/Historique-VERSION_INTEGRALE-fr.pdf> erişim: 02 Mart 2014

AUSTEN, Ian (2014), “Ji Cheng is Tour’s First Chinese Rider”, <http://nytimes.com/2014/07/22/sports/cycling/tour-de-france-2014-ji-cheng-is-tours-first-chinese-rider.html?_r=0> erişim: 20 Aralık 2014

BROWNLEE, Nick, “Vive le Tour: Amazing Tales of the Tour de France“, Robson Books, London 2007

LEONARD, Max, “Lanterne Rouge: The Last Man in the Tour de France“, Yellow Jersey Press, London 2014

STRICKLAND, Bill (2008), “The Tour’s Master of Last Place”, < http://wsj.com/articles/SB121691877739881571>erişim: 20 Nisan 2015

bikeraceinfo.com

cyclingarchives.com

letour.fr

procyclingstats.com

Ali Sinan Deniz

Yazı ve çeviri işleri...

Benzer İçerikler